Mezopotamya, (Yunanca, “iki nehir arasında” anlamında), Yakın Doğu’da (Ortadoğu) yer alan, Kuzeydoğusunda Zagros Dağları ve Güneydoğusunda Arap Platosu ile sınırları olan, günümüzde İran, Irak, Kuveyt, Suriye ve Türkiye’nin bazı bölgelerine karşılık gelen, Bereketli Hilal ve “Medeniyetin Beşiği” olarak bilinen eski bir bölgenin adıdır.
Tanımlamasında geçen “iki nehir” terimi, Dicle ve Fırat Nehirlerini ifade eder ve Araplar bölgeyi suyla çevrili verimli toprak olarak El-Cezire (ada) olarak ifade derlerdi. Mısırbilimci J. H. Breasted (1865-1935), “Bereketli Hilal” kavramını, 1916 yılında, Kutsal Kitap Eski Ahit’te anılan Cennet Bahçesi ile ilişkilendirilen Basra Körfezi Kuzey ucunda bulunan bölgeyi tanımlamak üzere kullanmıştı.
Mezopotamya, binlerce yıl boyunca dünya kültürüne ve kültürel gelişmesine önemli karkılarda bulunan farklı birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Günümüz koşullarında günlük yaşamın doğal seyri olarak kabul edilen birçok unsuruları; örneğin yazı, tekerleğin icadı, kanunlar bütünü, yelkenli gemi, 24 saatlik gün kavramı, bira üretimi, medeni haklar ve tarım ürünlerinin sulama faaliyeti, ilk olarak iki nehir arasında diye atımlanan topraklarda, büyük Mezopotamya medeniyetleri, başlangıçların başlangıcında gelişmiştir.
Medeniyet Beşiği
Mezopotamya; Mısır veya Yunanistan gibi daha birleşik medeniyetlerin aksine, gerçek bağları yazıyı bulması, tanrıları, kadınlara karşı tutumu ve çeşitli kültürlerin bir arada yaşandığı bir coğrafya olmasından kaynaklanıyordu. Sosyal gelenekleri, yasaları ve hatta Sümer dili, Akkad Döneminden farklılık arza ediyordu ve Babil medeniyeti geleneklerine karşılık geldiği de versayılamazdı; kadın haklarının olması (bazı dönemlerde), okuryazarlığın önemi ve tanrılar panteonu bölge genelinde paylaşılıyordu, ancak tanrıların farklı bölge ve dönemlerde çeşitli isimleri oldukları görülmektedir.
Bu nedenle, Mezopotamya’nın tek bir medeniyetten daha ziyade birdan fazla imparatorluk ve medeniyet üreten bir bölge olarak daha doğru anlaşılması gerekir. Mezopotamya, yine de, özellikle MÖ 4.binyılda Sümer bölgesinde meydana gelen iki gelişme nedeniyle “Medeniyetin Beşiği” olarak bilinir.
- Günümüzde anlaşıldığı gibi şehrin yükselişi
- Yazının icadı (yazının Mısır’da, İndus Vadisinde, Çin’de geliştiği ve Orta Amerika’da bağımsız olarak şekillendiği de bilinmektedir).
Tekerleğin icadı da Mezopotamyalılara atfedilir; Arkeolog Sir Leonard Woolley, 1922 yılında, bölgede yaptığı kazı çalışmaları sırasında “tarihte bulunan en eski tekerlekli araç olan iki tekerlekli vagon kalıntlarını [Antik Ur şehrinin bulunduğu yerde] deriden lastikleriyle birlikte keşfetmişti” (Bertman, 35). Mezopotamyalılara atfedilen önemli diğer gelişme veya icatlar arasında; hayvanların evcilleştirilmesi, tarım ve sulama, ortak aletler, gelişmiş sihalar, savaş ve savaş arabası, şarap ve bira üretimi, zamanın saat, dakika ve saniye şeklinde belirlenmesi, dini ritüeller, yelken (yelkenli gemiler) ve hukuk kuralları yer almakta olup gelişmeleri sadece bunlarla sınırlı değildir. Asurbilimci Oryantalist yazar Samuel Noah Kramer, aslında “Tarih Sümer’de Başlar” adlı eserinde insan uygarlığında Sümerliler ile başlayan 39 “İlki” listelemiştir. Bu ilkler aşağıya çıkarılmıştır:
- İlk Okullar
- İlk dalkavukluk örneği
- İlk Çocuk Suçluluk Olayları
- İlk “Sinir Savaşı” Olayı
- İlk Meclis Kongresi
- İlk Tarih Yazarı
- İlk Vergi İndirimi
- İlk “Musa” Kişi
- İlk Yasal Emsal Uygulaması
- İlk Farmakope
- İlk “Çiftçi” Yıllığı
- İlk Gölge Bahçecilik Deneyimi
- İnsan’ın İlk Kozmogoni ve Kozmolojisi
- İlk Ahlaki İdealler
- İlk “Meslek” İcrası
- İlk Atasözleri ve Deyişler
- İlk Hayvan Maslları
- İlk Edebi Tartışmaları
- İlk Kutsal Kitap Paralellikleri
- İlk “Nuh” Peygamber
- İlk Diriliş Anlatısı
- İlk Aziz Yorgi” Kişi
- İlk Edebi Alıntı
- İnsanın İlk Kahramanlık Çağı
- İlk Aşk Şarkısı
- İlk Kütüphane Kataloğu
- İnsanın İlk Altın Çağı
- İlk “Hasta” Toplum kavramı
- İlk Ayin Ağıtları
- İlk Mesihler
- İlk Uzun Mesafe Şampiyonu
- İlk Edebi İmge
- İlk Seks Sembolizmi
- İlk Çile Yolu Anlatısı
- İlk Nini Söyleme
- İlk Edebi Portre
- İlk Mersiyeler
- İlk “Emek” Zaferi
- İlk Akvaryum
Bölgede 1840’lı yıllarda başlayan arkeolojik kazılar sırasında, Mezopotamya’da MÖ 10.000 yılına ait insan yerleşimleri ortaya çıkarılmıştı. Bu durum, iki nehir arasındaki verimli topraklara, en eski avcı-toplayıcı halkın yerleşmesine, hayvanların evcilleştirilmesine, tarım faaliyeti ve sulama sistemlerinin geliştirilmesi konusuna yönelmesine olanak sağladığını göstermektedir. Ticaret kısa süre sonra gelişmiş ve refahla birlikte kentleşme ve şehrin doğuşu gerçekleşmiştir. Genel olarak, yazının ticaret nedeniyle, uzun mesafeli iletişim ve hesapların daha dikkatli bir şekilde tutulması ihtiyacından dolayı icat edildiği düşünülmektedir.
Öğrenim ve Din
Mezopotamya, antik çağda bir öğrenim merkezi olarak biliniyordu ve Miletli Thales’in de (MÖ 585 yılı dolayı, ilk filozof olarak bilinir) Mezopotamya’da eğitim gördüğüne inanılır. Babillilerin su’yun her şeyin kaynağı olan “İlk ilke” olduğuna inanmaları ve Thales’in de böyle bir idiasda bulunmasıyla ünlü olması göz önünde alındığında Mezopotamya’da eğitim görmüş olması muhtemeldir.
Mezopotamya genelinde entelektüel uğraşlar son derece değerliydi; okullar, tapınaklardan daha fazla sayıda olup okuma, yazma, din, hukuk, tıp ve astroloji öğtetiliyordu. Mezopotamya kültürleri tanrılar panteonunda 1000’den fazla tanrı vardı ve Yaratılış Efsanesi Enuma Eliş’de dâhil olmak üzere tanrılarla ilgili birçok hikâye anlatılırdı. İnsanın Düşüş anlatısı ve Büyük Tufan (ve daha birçokları) gibi Kutsal Kitap anlatılarının aslında Mezopotamya folkloründen kaynaklandığı genel olarak kabul edilir, çünkü bu anlatılar ilk olarak Sümer Eridu Yaratılış Efsanesi, Adapa Efsanesi ve Dünyanın en eski edabiyat eseri Gılgamış Destanı gibi Mezopotamya eserlerinde kaynaklanmışlardır. Mezopotamyalılar; tanrılarla birlikte çalıştıklarına, topraklarının ruhlar ve cinlerle dolu olduğuna inanıyorlardı (cinler, modern, Hıristiyan anlamında anlaşılmamlıdır).
Mezopotamya halkları, Dünya başlangıcının tanrıların kaos güçlerine karşı kazandığı bir zaferi olduğuna inanıyorlardı; ancak tanrılar kazanmış olsa bile, kaosun tekrar gelmeyeceği anlamına gelmiyordu. Günlük ritüeller, tanrılara gösterilen özen, uygun cenaze törenleri ve basit yurttaşlık görevleri aracılığıyla dünyadaki dengeyi korumaya, kaos ve yıkım güçlerini uzak tutmaya yardımcı olduklarına inanıyorlardı. Yaşlılara saygı gösterme ve insanlara karşı saygıyılı davranma beklentisinin yanı sıra, ülke vatandaşlarının her gün yaptıkları işlerle tanrıları onurlandırmaları gerektiğini düşünüyorlardı.
Meslekler
Hem erkekler ve hem de kadınlar hayatllarını idame etmek üzere çalışıyordu. “Antik Mezopotamya, temelinde bir tarım toplumu olduğu için icra edilen başlıca meslekleri; ürün yetiştirmk ve hayvanlıcık” oluyordu. (Bertman, 274). Diğer meslekler arasında; kâtip, şifacı, zanaatkâr, dokumacı, çömlekçi, ayakkabıcı, balıkçı, öğretmen ve rahip veya rahibe gibi birçok meslek yer alıyordu. Antik Mezopotamya kitabı yazarı tarihçi Robert Bartman şöyle bir açıklama yapar:
Toplumun başında krallar ve rahipler vardı, saray ve tapınakların halk kalabalıklarından oluşan personeli onlara hizmet ediyordu. Daimi orduların kurulması ve emperyalizmin yayılmasıyla birlikte, askeri subaylar ve profesyonel askerler Mezopotamya’nın genişleyen ve çeşitlenen iş gücünde yerlerini almışlardı. (74)
Kadınlar nerdeyse erkekler ile eşit haklara sahip idiler; toprak sahibi olabiliyor, boşanma davası açabiliyor, kendi bireysel işlerini kurabiliyor ve ticari sözleşme yapabiliyorlardı. Sözleşmeler, iş anlaşmaları ve yazışmalar kil tabletlere çiviyazısıyla yazılıyor ve kişinin kimlik belgesi olan silindir mührüyle imzalanıyordu. Tabletler kuruduktan sonra bazen kil bir zarfa konulup mühürleniyordu. Çiviyazısı, Babilce ve Sümerce gibi semitik dillerin yazımında kullanılıyordu ve modern dönem alfabetik yazı, çiviyazısı yerini aldığı zamana kadar kullanımda kalmıştır. Alınan malların makbuzları da (edabiyat da dâhil olmak üzere her şey) çiviyazısıyla tabletlere yazılıyordu ve bu tabletlerin hepsi papirüs veya kâğıda yazılmış belgelerden çok daha uzun süre korunabiliyordu.
Dünyanın en eski bira tarifi, Mezopotamya’da, Ur şehrinde yazılmış olan Alulu Tarifi (MÖ 2050 dolayında) olarak bilinir. İlk bira ve şarap üreticileri ile topluluktaki şifacılar başlangıçta kadınlar olmuşlardı. Kadınların icra ettikleri bu mesleklerin karlı olduğu anlaşılmasından sonra erkeklerin devralmış oldukları görülüyor. Ancak, yapılan iş, asla sadece bir “iş” olarak değil, topluma ve dolayısıyla tanrıların dünyayı barış ve uyum içinde tutma çabalarına katkı olarak görülüyordu.
Binalar ve Hükümet
Her şehrin merkezinde bulunan tapınak (bölgeye özgü basamaklı piramit yapısı olan ziggurat), şehrin koruyucu tanrısının önemini sembolize ederdi ve şehrin yönetimi altında olan bütün topluluklar da bu koruyucu tanrıya taparlardı. Her şehrin, koruyucu tanrısını onurlandırmak üzere kendi zigguratı vardı (daha büyük şehirlerde birden fazla). Mezopotamya, büyük ölçüde güneşte kurutulmuş tuğladan inşa edilmiş, tarihte ilk şehirin doğuşuna ev sahipliği yapmıştır. Tarihçi yazar Robert Bertman şöyle ifade eder:
Mezopotamya mimarisi, üzerinde bulunduğu topraklardan doğmuştur. Mısır’ın aksine, Mezopotamya – özellikle Güneyde – inşaat için çıkarılabilecek taş kaynaktan yoksundu. Bu topraklar aynı zamanda kereste için ağaçlardan da yoksundu, bu nedenle insanlar “bol miktarda bulunan diğer doğal kaynaklara yönelmişlerdi: Nehir kıyılarının çamurlu kili ve bataklıklarında yetişen saz ve kamışlar. Mezopotamyalılar bunlarla dünyanın ilk sütunlarını, kemerlerini ve çatılı yapılarını yaratıp inşa etmişlerdir” (285)
Basit yapılı evler, birbirlerine bağlanmış ve toprağa yerleştirilmiş kamış demetlerinden inşa edilirken, daha karmaşık yapıdaki evler ise Güneşte kurutulmuş kil tuğlalardan yapılıyordu (bu yugulamayı daha sonra Mısırlılar da benimsemişlerdi). Ünlü zigguratlarıyla birlikte şehirler ve tapınak kompleksleri, fırında pişirilmiş ve daha sonra boyanmış kil tuğlalardan inşa ediliyordu.
Tanrıların herhangi bir inşaat projesinin planlama ve uygulaması aşamasında hazır bulunduklarına inanılıyor, sözkonusu projenin başarısı ve inşası yapılan ev sakinlerinin refahı için ilgili tanrıya belirli bir sırayla okunan çok özel duaların son derece önemli olduğu düşünülüyordu.
Mezopotamya’da hangi krallık veya imparatorluk hüküm sürerse sürsün, hangi tarihsel dönemde olursa olsun, tanrıların insanların yaşam seyrindeki hayati rolü azalmadan kalmıştı. Tanrıya duyulan bu saygı, hem tarım işçisinin ve hem de kralın hayatını karakterize ediyordu. Tarihçi yazar Helen Chapin Metz şöyle yazar:
Güney Mezopotamya’da varoluşun belirsizliği, oldukça gelişmiş bir din anlayışına yol açmıştı. MÖ 5000 yılına kadar uzanan Eridu gibi kült merkezleri, Sümer yükselişinden önce önemli hac ve ibadet merkezleri olarak hizmet veriyorlardı. En önemli Mezopotamya şehirlerinin çoğu, Sümer öncesi kült merkezleri çevresindeki bölgelerde ortaya çıkmış ve böylece din ile yönetim işleri arasındaki yakın ilişki güçlendirilmişti (2).
Kralın rolü MÖ 3600 yılından sonra bir noktada belirgin olmuş ve kendisinden önce gelen rahip-hükümdarların aksine, kral doğrudan halkla ilgilenir ve kendi koyduğu yasalar aracılığıyla iradesini açıkça ortaya koyardı. Kral kavramından önce, rahaip-hükümdarların dini kurallara göre yasaları dikte ettirdiğine, işaret ve alemetler aracılığıyla ilahi mesajlar aldığına inanılırdı. Kral, tanrıları onurlandırıp öfkelerini yatıştırırken, kendi sesini kullanmak suretiyle çıkarmış olduğu emirlerle tanrıların iradesini dile getirecek kadar güçlü bir tanrı temsilcisi olarak kabul edilirdi.
Bu durum en açık bir şekliyle Babil Kralı Hammurabi’nin (MÖ 1792-1750) çıkarmış olduğu ünlü yasalarında görülmektedir. Tanrılarla doğrudan temas kurduğunu iddia eden hükümdar, Mezopotamya tarihi boyunca oldukça yaygın olmuştur; özellikle de kendisini tanrının vücut bulmuş hali olarak ilan edecek kadar ileri giden Akkad Kralı Naram-Sin de (MÖ 2254-2218) bu durum en belirgin şekliyle görülmektedir. Kral, halkının refahından sorumluydu ve ilahi iradeye uygun olarak hüküm süren iyi bir kral, hüküm sürdüğü bölegede halkına sağladığı refah düzeyiyle tanınırdı.
Yine de Akkad Kralı Sargon (MÖ 2334-2279 yılları arası dönemde hüküm sürmüş) gibi çok etkili yöneticiler bile, krallık meşruiyetine ittiraz eden grupların veya bölgelerin sürekli ayaklanmaları veya isyanlarıyla uğraşmak zorunda kalmışlardır. Mezopotamya, çok geniş bir bölge olmasından, sınırları içinde çok farklı kültürleri ve etnik grupları barındırmasından dolayı merkezi bir yönetim yasalarını uygulamaya çalışan bir yönetici, her zaman bir kesimin direnişiyle karşılaşmıştır.
Mezopotamya Tarihi
Bölgenin tarihi ve gelişen medeniyetlerin oluşumu, en kolay bir şekilde, dönemlere ayrılarak anlaşılabilir:
Çömlekçilik Öncesi Neolitik Çağ
Taş Devri olarak da bilinen (MÖ10.000 yılı civarı, ancak bulunan kanıtlar insan yerleşiminin çok daha öncesine dayandığını gösteriyor), ilkel yerleşim yerlerine ve kabileler arasında muhtemelen ekin alanları için verimli toprak ve hayvancılık için otlaklar üzerinde yapılan savaşların erken belirtilerine dair arkeolojik kanıtlar bulunmuştur. Bu dönemde hayvancılık giderek yaygınlaşmış ve avcı-toplayıcı kültürden tarım kültürüne geçiş yaşanmıştır. Asurolog tarihçi yazar Marc Van De Mieroop şöyle bir açıklama yapmıştır:
Avcı-toplayıcı kültürden tarım kültürüne ani bir geçiş olmamış, aksine insanların doğrudan yönettikleri kaynaklara bağımlılıklarında artış olmuştur. Ancak yine de vahşi hayvanları avlayarak beslenme düzenlerini tamamladıkları yavaş bir süreç yaşanmıştır. Tarımsal faaliyet, insanların sürekli bir yerleşim kurmalarını mümkün kılmıştır. (12)
Yerleşim yerlerinde gelişme oldukça, kalıcı konutların inşasında mimari gelişme yavaş yavaş daha da karmaşık hale gelmiştir.
Çömlekçilik Neolitik Çağı (MÖ yaklaşık 7000)
Bu dönemde, aletlerin ve kilden kapların yaygın bir kullanımı vardı ve Bereketli Hilal bölgesinde belirli bir kültür ortaya çıkmaya başlamıştı. Tarihçi yazar Robert Bertman, “bu dönemde, gelişme kaydeden tek teknoloji, kelimenin tam anlamıyla, “son teknolji” olarak taş aletler teknolojisi olduğunu yazar. Çünkü taş alet ve silahlar daha sofistike hale gelmişlerdi. Yazar Bertman ayrıca, “Neolitik dönem ekonomisinin öncelikle tarım ve hayvancılık faaliyetleri üzerinden gıda üretimine dayalı olduğunu” (55) ve toplulukların daha hareketli olduğu Taş Devrinin aksine daha yerleşik halde olduklarını belirtir. Kalıcı yerleşimlerin ardından mimari gelişmeler doğal olarak ortaya çıkmış, aynı şekilde Ubeyd Döneminden (MÖ yaklaşık 6500-4000) önce seramik ve taş aletler üretiminde de gelişme yaşanmıştı.
Bakır Çağı (MÖ 5900-3200)
Taş alet ve silahlardan, bakırdan yapılmış silah ve aletlere geçiş nedeniyle Kalkolitik Çağ olarak bilinen bu dönem, Mezopotamya’daki ilk tapınakların inşa edildiği ve tekil konutlardan oluşan dağınık yerleşim yerlerinden etrafında sur olmayan köylerin geliştiği Ubeyd Dönemini içermektedir (en fazla eserin bulunduğu Irak’taki Tel al-Ubeyd’den adını almıştır). Bu köyler daha sonra Uruk Döneminde (yaklaşık MÖ 4000-3100) kentleşme sürecine kaynaklık etmiş ve özellikle Sümer bölgesinde Eridu, Uruk, Ur, Kiş, Nuzi, Lagaş, Nippur ve Ngirsu gibi şehirleri ile Elam’da Susa şehrinin yükselmesine yol açmıştı.
Günümüzde en eski şehrin Uruk olduğu düşünülse de, eski Sümerliler Eridu’yu ilk şehir olarak kabul ediyorlardı. Tarihçi yazar Van De Mieroop, “Mezopotamya, antik dünyanın en yoğun kentleşmiş bölgesiydi” (Bertman, 201’de anlatıldığı gibi) ve Dicle ile Fırat Nehirleri boyunca gelişen şehirler ile daha uzak bölgelerde kurulan diğer şehirlerde büyük bir refah düzeyine yol açan ticaret sistemleri kurulmuştu diye yazar.
Sümerler, bu dönemde tekerleği icat etmiş (yaklaşık MÖ 3500) ve yazıyı bulmuşlardı (yaklaşık MÖ 3600/3500). Rahiplik yönetimi yerine krallıkların alması, Sümer ile Elam krallıkları arasında ilk dünya savaşı (MÖ 2700) gerçekleşmiş ve Sümer Kralığı galip gelmişti. Erken Hanedanlık döneminde (yaklaşık MÖ 2900 - 2350/2334), Uruk dönemi bütün ilerlemeleri daha da geliştirilmiş, şehirlerde ve yönetim faaliyetlerinde genel olarak bir istikrar süreci yaşanmıştı.
Bölgede artan refah düzeyi; süslü tapınak ve heykellerin, sofistike çömlek alet ve figürlerin, çocuklar için oyuncakların (kız çocukları için bebekler ve erkek çocukları için tekerlekli arabalar), mülkiyetin aidiyet belgesi ve bireyin imzası yerine geçen kişisel mühürlerin (silindir mühürler olarak olarak bilinir) kullanımına yol açmıştı. Silindir mühürler, günümüzdeki kimlik kartı veya ehliyet ile karşılaştırılabilir belgelerdi, silindir mührün kaybolması veya çalınması, günümüzdeki kimlik belgesi hırsızlığı veya kredi kartının kaybolması kadar önemli bir konuydu.
Erkan Bronz Çağı (MÖ 3000-2119)
Bu dönemde, alet ve silah yapımında kullanılan malzeme olarak bakırın yerini bronz almıştı. Şehir devletinin yükselişi, sonunda Akkad İmparatorluğunun (MÖ 2350/2334-2154) yükselişine ve dönemin en müreffeh kent merkezlerinden ikisi olan Akkad ve Mari şehirlerinin hızlı büyümesine yol açacak ekonomik ve siyasi istikrarın temelini atmıştı. Bölgede sanat yaratıcılığı için gerekli olan kültürel istikrar, mimari ve heykelde daha karmaşık tasarımların yanı sıra aşağıda anılan icat veya gelişmelere yol açmıştı:
Bir dizi özgün ve önemli icatlar şöyle olmuştu: pulluk ve tekerlek, savaş arabası ve yelkenli, silindir mühür, antik Mezopotamya’nın en belirgin sanat icra biçimi idi, ülkenin günlük yaşam seyrinde mülkiyet ve ticaret önemli bir yaygın gösterge idi. (Bertman,55-56)
Kral Büyük Sargon’un başında bulunduğu Akkad İmparatorluğu, dünyadaki ilk çok uluslu krallık idi ve Kral Sargon’un kızı Enheduanna (yaklaşık MÖ 2300), adıyla bilinen ilk edebi eser yazarı oluyordu. Mari’deki kütüphanede 20.000’den fazla çiviyazılı tablet (kitap) bulunuyordu ve buradaki saray, bölgenin en güzel saraylarından biri olarak kabul ediliyordu. Akkad İmparatorluğu Gutilerin eline geçmiş ve Mezopotamya, Guti Dönemi olarak adlandırılan yönetim dönemine girmişti (yaklaşık MÖ 2141-2050)
Orta Bronz Çağı (MÖ 2119-1700)
Asur krallıklarının (Assur, Nimrud, Şarrukin, Dur ve Ninova) genişleme kaydetmesi ve Babil Hanedanlığının (Babil ve Kaldea merkezli) yükselişi, bölge ticari faaliyetlerine elverişli bir ortam yaratmış ve bununla birlikte savaş olmasına da yol açmıştı. Gutiler, Akkad İmparatorluğunu devirdikten sonra, Ur III Döneminde (yaklaşık MÖ 2112-2004) hüküm süren Sümer krallarının müttefik güçleri tarafından yenildikleri zamana kadar Mezopotamya siyasetine hâkim olmuşlardı. Amoriler, Elamlılar ve Gutiler, Sümer Uygarlığını yaklaşık olarak MÖ 1750 yılında sona erdirmişlerdi.
Orta Tunç Çağında, Babil’in Amorit Kralı Hammurabi, göreceli bilinmezlikten yükselerek bölgeyi fethetmiş ve 43 yıl boyunca hüküm sürmüştü. Birçok başarısı arasında, tanrılar kitabesin/dikilitaşına kazınmış ünlü Kanun Kodları (Code of Laws) vardı. Babil, bu dönemde entelektüel arayış, sanat ve edabiyatta yüksek başarı alanında önde gelen bir merkez haline gelmişti. Ancak bu kültürel merkez faaliyeti uzun sürmemiş, Hititler bu merkezi yağmalayıp talen etmişlerdi ve daha sonra da Hititlerin yerine Kassitler geçmişlerdi.
Geç Bronz Çağı (MÖ 1700-1100)
Kuzeydeki Zagros Dağlarından gelen ve kökenleri günümüz İran topraklarında olduğu düşünülen Kassit Hanedanlığı yükselişe geşmişti. Kassitlerin Babil’i fethetmelerinden sonra güç dengesinde bir değişim yaşanmış ve kültür ile öğrenim konularının genişlemesine yol açmıştı. Bronz Çağının çöküşü, maden cevheri çıkarma ve demirden yararlanma teknolojisinin keşfedilmesinden sonra gerçekleşmişti; Daha önce Hititler ve Kassitler bu teknolojiyi benzersiz bir şekilde savaşta kullanmışlardı.
Bu dönem aynı zamanda, kassitlerin güçlenmesiyle Babil kültürü gerilemesinin başlangıcına da tanık olmuştu; Elamlıların, Kassitleri yenilgiye uğratıp bölgeden kovmasına kadar bu durum devam etmiştir. Elamlılar yerlerini Aramilere bıraktıktan sonra, küçük Asur Krallığı bir dizi başarılı sefere başlamış ve Asur İmparatorluğu, Kral Tiglat-Pieser I’in (MÖ 1115-1076) yönetimi altında sağlam bir şekilde kurulmuş ve gelişmişti; ondan sonra da Asurnasirpal II (MÖ 884-859) imparatorluğu daha da sağlamlaştırmıştı. Bronz Çağı Çöküşü ardından (yaklaşık MÖ 1250-1150) çoğu Mezopotamya devletleri ya yıkılmış ya da zayıflamış ve kısa bir “karanlık çağ” yaşanmaya başlamıştı.
Demir Çağı (MÖ 1000-500)
Bu çağda, Tiglat-Pileser III (MÖ 745-727) yönetiminde Yeni Asur İmparatorluğu yükselişi ve genişlemesi, Sargon II (MÖ 722-705), Sanherib (MÖ 705-681), Esarhaddon (MÖ 681- 669) ve Asurnasirpal (MÖ 668 -627 yılları arası dönemde hüküm süren ve Babil, Suriye, İsrail ve Mısır’ı fetheden) gibi büyük Asur krallarının yönetimi altında imparatorluğun hızla güçlenme ve fetihler dönemi gürülmüştü. İmparatorluk, MÖ 612 yılında Babilliler, Medler ve İskitler tarafından merkezi şehirlere yapılıp tekrarlanan saldırılar nedeniyle yükselişi kadar hızlı bir düşüş dönemini yaşamıştı.
Bu dönemde Hitit ve Mitanni kabileleri kendi güçlerini pekiştirerek Yeni Hitit ve Yeni Babil İmparatorlukları yükselişlerine yol açmışlardı. Babil Kralı II. Nebukadanezar (MÖ 605/604-562 yılları arasında hüküm sürmüş) bu dönemde Kudüs’ü (MÖ 588) yıkmış ve İsrail halkını da “Babil Sürgününe” zorlamıştı. Ayrıca Babil’de kapsamlı inşaatlar yaparak İştar Kapısı ve Kutsal Kitap Eski Ahit’te geçen “Babil Kulesi” ile ilişkilendirilen Etemenaanki olarak bilinen büyük ziggurat gibi ünlü yapıları inşa etmişti. Pers Kralı II. Kiros’un (Büyük Kiros, yaklaşık MÖ 550-530 yılları arasında hüküm sürmüş) MÖ 539 yılında Babil’i alması, Babil kültürünün fiilen sonunu getirmişti.
Klasik Antik Çağı (MÖ 500 -7.yüzyıl)
Pers Kralı II. Kiros’un Babil’i ele geçirmesinden sonra, Mezopotamya’nın büyük bir kısmı Pers Ahameniş İmparatorluğu bir parçası olmuş ve bu dönemde bölgede hızlı bazı kültürel değişimler yaşanmıştı. Bu değişimlerin en önemlisi; çiviyazısının artık kullanılmayıp kaybalması olmuştu. Makedonya Kralı Büyük İskender’in MÖ 331 yılında Persleri fethetmesiyle bölge kültürü ve dini Helenleşmiş, ancak Büyük İskender Babil’i tekrar önemli bir şehir haline getirmeye çalışsa da, ihtişamlı günleri artık geride kalmıştı.
Büyük İskender’in ölümünden sonra, Generali Selevkos Nikator I (MÖ 305-281) bölgenin kontrolünü ele almış ve Selevkos İmparatorluğunu kurmuştu (MÖ 312-63). Selevkos İmparatorluğu, MÖ 63 yılına kadar devam etmişti; bu tarihte sonra Partlar sözkonusu toprakları fethetmiş ve Partlar da, Sasani İmparatorluğunu (MÖ 224-651) kuran Sasanilerin egemenliği altına girmişlerdi. Sasaniler, Mezopotamya’nın önceki medeniyetleri mirasına saygı göstermiş ve o medeniyetlerin katkılarını koruma politikasını izlemişlerdi.
Roma İmparatorluğu, yaklaşık olarak 198 yılında, Part İmaparatorluğu (MÖ 247-MS 224) ve Sasaniler arası bir dönemde kurulmuştu (Roma daha önce 116-117 yıllarında bölgeye gelmiş ancak geri çekilmişti). Romalılar, daha iyi yollar ve su kanallarını inşa ederek kolonilerinin altyapılarını önemli ölçüde geliştirmiş ve bölgeye Roma Hukukunu getirmişlerdi. Buna rağmen, değişik Roma imparatorları sürekli olarak önce Partlarla, ardından da Sasanilerle toprak ve kaynakların kontrolü için yürütülen savaşlarla karşı karşıya kalmışlardı.
Sasanilerden kalan bölgenin kadim kültürü, 7. yüzyılda Müslüman Arap güçlerinin Mezopotamya’yı fethiyle harap olmuş ve bu fetihle birlikte hukuk, dil, din ve kültürün İslam egemenliği altında birleşmesine yol açmıştı. Eski kültürlerin bazı yönleri korunmuş olsa da, tarihçi Bertman’ın belirtiği gibi, “651 yılında İslam fetihleriyle birlikte eski Mezopotamya tarihi de sona ermişti.” (58) Günümüzde, bir zamanlar Dicle ve Fırat nehirleri boyunca yükselen şehirler, büyük ölçüde daha kazılmamış höyükler veya kurak ovalarda kırık tuğlalar halinde toprak altında yatmakta ve Bereketli Hilal bölgesi, insan faktörleri (tarımsal faaliyetler veya kentsel gelişim yoluyla arazinin aşırı kullanımı gibi) ve iklim değişikliği nedeniyle giderek çorak alanlara dönüşmüştür.
Mirası
Mezopotamya Mirası, 60 saniyelik dakika ve 60 dakikalık saat gibi modern yaşamın en temel unsurlarından birçoğu bugün de yaşamaya devam ediyor. Bu konuda Helen Chopi Metz şöyle yazmakta:
Toplumun refah düzeyi doğal olaylar üzerinde yakından gözlem yapılmasına bağlı olduğundan, bilimsel veya proto-bilimsel faaliyetler rahiplerin mesaisinin büyük bir bölümünü oluşturuyordu. Örneğin, Sümerler, tanrıların her birinin bir sayı ile temsil edildiğine inanıyorlardı. Tanrı An’ı temsil eden kutsal altmış sayısı, onların temel hesaplama birimiydi. Bir saatin dakikaları ve dairenin notasyon dereceleri Sümer kavramlarıydı. Sümer’in fazla üretim elde etmesini sağlayan son derece gelişmiş tarım sistemi, rafine sulama ve su kontrol sistemleri, büyük şehirlerin gelişmesine de yol açmıştı. (4)
Kentleşme, tekerleğin bulunması, yazı, astronomi, matematik, rüzgâr enerjisi, sulama, tarımsal gelişmeler, hayvancılık ve en sonunda İbrani Kutsal Yazıları olarak yeniden yazılan ve Hiristiyan Eski Ahit Kitabı temelini oluşturan anlatıların hepsi de Mezopotamya topraklarından kaynaklanmıştır.
Belirtildiği üzere, Asur Bilimci Samuel Kramer, Tarih Sümer’de Başlar adlı kitabında Mezopotamya’da 39 “ilki” tepit etmiş; ancak bu “ilkler” listesi ne kadar etkileyici olsa da, Mezopotamya’nın dünya kültürüne katkıları bunlarla sınırlı kalmamamıştır. Mezopotamyalılar uzun mesafeli ticaret ve kültürel yayılma yoluyla Mısır ve Yunanistan kültürlerini etkilemişlerdi ve kültürler aracılığıyla, Batı Medeniyetinin gelişimi ve yayılması için standart belirleyen Roma kültürünü de etkilemişlerdir. Mezopotamya genel olarak ve Sümer özelinde, dünyaya en kalıcı kültürel özelliklerden bazılarını kazandırmış, şehirleri ve büyük sarayları çoktan yok olmuş olsa da, bu miras modern çağa kadar devam etmiştir.
Değişik milletlerden arkeologlar ekibi, 19.yüzyılda, Kutsal Kitap Eski Ahit anlatılarını doğrulayacak kanıtlar bulmak üzere Mezopotamya’ya gelmişti. O dönemde Eski Ahit Kitabı, dünya’nın en eski kitabı olarak kabul ediliyor ve sayfalarında yazılı anlatıların özgün eserler oldukları düşünülüyordu. Eski Ahit Kitabı anlatılarını destekleyecek fiziksel kanıt arayan arkeologlar, eski kil tabletler keşfedildiği ve üzerinde yazılı işaretlerin sadece süsleme olmayıp özgün biryazı biçimi olduğu anladıkları zaman tam tersini tespit etmişlerdi.
Sözkonusu bu çeviyazılı tabletlerin, çevirmen George Smith’in de (1840-1876) aralarında bulunduğu bilginler, 1872 yılında, çözümleri yapılmış ve bu çözümleme Mezopotamya eski medeniyetlerini modern dünya’ya açmıştı. Büyük Tufan ve Nuh’un Gemisi anlatısı, İnsanın Düşüşü anlatısı, Cennet Bahçesi kavramı, hatta Eyüp Şikâyetleri gibi konuları Kutsal Kitap metinlerinden yüzyıllar önce Mezopotamyalılar yazmışlardı.
Çiviyazısı okunabilir hale geldiği ve Mezopotamya antik dünyası modern çağa açıldığı zaman, insanların dünya ve kendileri hakkındaki anlayışlarında büyük bir dönüşüm yaşanmıştı. Sümer uygarlığı ve çiviyazılı tabletlerde yer alan anlatıların keşfi, bilginin bütün alanlarında yeni bir entelektüel sorgulama özgürlüğünü teşvik etmiştir. Bu aşamadan sonra Kutsal Kitap Eski Ahit anlatılarının orijinal İbranice eserler olamdığı, dünyanın aslında Kilisenin iddia etmiş olduğundan çok daha eski olduğu, daha önce kimsenin düşünmediği kadar uzun süre önce bir zirve aşamaya yükselip çökmüş uygarlıkların olduğu anlaşılmıştır. Ve şayet Kilise, okullar ve yükseköğrenim kurumlarının iddiaları yanlış ise belki de diğer iddialarının da yanlış olabileceği anlaşılmıştı.
19.yüzyılı sonları araştırma ruhu, Asur Bilimi öncülerinden George Smith’in çiviyazısını deşifre etmesiyle birlikte kabul görmüş düşünce paradigmalarına meydan okumaya başlamıştı; ancak Mezopotamya kültürü ve dininin keşfi bu meydan okumayı daha da teşvik etmiştir. Mezopotamya, antik çağlardaki icatları, yenilikleri ve dini vizyonuyla dünyayı etkilemiş; modern çağda yapılan keşiflerle, insanların tarihin tamamını ve insan uygarlığının devam eden anlatısındaki insanın yerini anlama biçimini kelimenin tam anlamıyla değiştirmiştir.
